Tasavvuf ve Zikir…
(daha fazla yazı için;
Bismillahirrahmanirrahim…
“Ben ne göklere nede yere sığarım; Ben ancak mü’min kulumun kalbine sığarım.”
Hadis-i Kudsi (Neden? Çünkü mü’min, kalbine dünyayı sokmadı ve kalbi Lâ mekan(mekansız) oldu, Mevla celle celalühü zaman ve mekandan münezzehtir.)
“ALLAH’ı zikretmek hususunda kalbleri katılaşmış olanların vay haline” Zümer 39/22
Bu ayeti kerime iki şekilde tefsir edilmektedir;
1-ALLAH’ın zikrinden uzak kalıp kalpleri katı olanların vay haline! (ALLAH’ı zikretmiyorlar kalpleri katılaşıyor onun için vay hallerine)
2-ALLAH’ın zikrinden dolayı kalpleri katı olanların vay haline! (ALLAH’ı zikrediyorlar ama âdâbına riayet etmedikleri için kalpleri katılaşıyor) Nitekim bir hadis’i şerif’de “Kim bir namaz kılar da kıldığı namaz kendisini hayasızlık ve kötülükten alıkoymazsa o namazla ALLAH’tan uzaklaşmaktan başka bir şey artmaz”(Taberani,Deylemi)
“Kim Rahman’ın zikrinden göz yumarsa biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık o(şeytan), onun yakın arkadaşı olur.” Zuhruf 36. Her bela, her günah zikirsizlikden (ALLAH’ı unutmakdan) ileri geliyor. İmam-ı Gazali (Kuddise Sirruh) Hazretleri:”Bir lahza dahi zikirden boş kalanı, yumurtanın beyazının sarısını kaplaması gibi şeytan kaplar ve o zaman şeytan ona ne olsa yaptırır.” Buyuruyor.
Bir insan yerinden öğrenmeden bin sene “ALLAH” diyerek zikretse,tesir etmiyor. En kolay meslek sepet örmek. Onu dahi ustasından öğrenmeden yapamazsınız. Öyle ise tarikat ki en ince meslektir, o nasıl kendi başına yapılabilir. Erbabından ders almadan “ben kendim yaparım, işte böyle beceririm” demek olmaz.Nitekim Mevlana Hazretleri Mesnevisinde şöyle buyuruyor;
Hiç kimse kendi başına bir şey olmadı.
Hiçbir demir kendi başına keskin kılıç olmadı.
Mevlana, asla Mevla-i Rum (Rum diyarının efendisi) olamadı.
Ta ki Şems-i Tebrizi’nin müridi olmadıkça.
“O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız”İsra 17/44 (Yeryüzünde en az zikreden hayvan eşektir. O bile günde 5000 kere “ALLAH” diyor) Günde üç kere çürüyecek bedenin gıdasını veriyoruz, ya ruhun gıdası!
Şah-ı Nakşibend hazretleri;”Son nefeste ne ile olmak isterseniz, onunla meşgul olunuz.” buyuruyor.
Azrail Aleyhisselam ruhu kabzetmeye geldiği zaman bizleri gafil bulmasın. O öyle bir andır ki, bir insan değil Kur’an-ı Kerim’i, 104 kitabı ezbere bilse o anda kuvveti müdrikesinden (hafızasından) silinir. Zikir ise öyle değildir.
Sokakta gördüğünüz bir elbiseyi göz alır kalbe indirir yahut nakışlı bir apartmanı görür onu da kalbe indirir. İşte bu ve buna benzer şeyler ALLAH celle celalühü ile arada perde olur.
Ali Ramiteni hazretlerine sordular “Tasavvuf nedir?” buyurdu ki;”Kalbi masivadan(ALLAH’dan gayri herşey) ayırmak, Cenab-ı Hakk ile beraber olmaktır”
Nakşibendi tarikatı aliyyesinin büyük meşayihlerinden Abdulhâlik-i Gücdüvani (kuddise sirruh) (Hızır Aleyhisselamdan ders almıştır), tarikatı aliyyedeki düsturları şöyle sıralamıştır;
1-Huş Der-dem : ALLAH’u Teâlâ’dan gafil tek nefes almamaktır.
2-Nazar Ber-kadem: Salik yolda yürürken ayaklarının üstüne bakmalıdır, sağa sola bakmamalıdır.Zira ayaklarının üstüne bakarak yürümezse nazar(gözün bakışları)dağılır, bu ise salikin kalbini perişan eder.
3-Sefer Der-vatan: Salikin kötü ahlaklardan, yani sıfatı beşerriyyesinden geçip sıfat-ı melekiyeye, iyi ahlaklara sefer etmesi.
4-Halvet Der-encümen : Mecliste(zahirde görünüşde)halk, batında (gerçek ve iç alemde) Hakk Teâlâ ile olmaktır. “Onlar, ne ticaret ne de alışverişin kendilerini ALLAH’ın zikrinden alıkoymadığı insanlardır” Şah-ı Nakşibend hazretleri (kuddise sirruh) şöyle buyurur: “Mina çarşısında bir tüccar gördüm. Yaklaşık elli bin dinarlık ticaret yaptığı halde bir an bile kalbi ALLAH Sübhanehü’dan gafil değildi” (Mektubat-ı Rabbani,1/33)
Yine Şah-ı Nakşibend hazretlerine sordular “Tarikatınızın binası neyin üzerenedir?”, buyurdular ki “Halvet Der-encümen; yani zahirde halk ile batında Hak Sübhanehü ve Teâlâ ile olabilmek, üzerine kurulmuştur.”
5-Yâd-kerd : Dilin kalb ile beraber Mevla’yı (Celle Celalühü) zikretmesidir.
6-Bâz-geşt : Mevla’dan (Celle Celalühü) her an agah olmak, gönülde tutmak, zikirde istemeden hatıra gelen iyi veya kötü bütün düşünceleri nefyetmek, kovmak demektir.
7-Nigâh-dâşt Kalp üzerinde uyanık olup başka düşünceleri sokmamaktır.
8-Yâd-dâşt : Daima Hakk Teâlâ Hazretleriyle beraber olmaktır. İmam-ı Rabbani (kuddise sirruh) bu hususta şöyle buyurur: “Yâd-dâşt, devamlı huzur demektir. Her an ALLAH’u Teâlâ’nın huzurunda olmaktır. Bu nimet bu yolun büyükleri olan, Hâcegân(KaddesALLAHü Teâlâ ervahahüm) hazretlerinin yolunda çalışanların eline geçmektedir. Yad-daşt, gaybet bulunmayan huzurdur. Yani Hazret-i Zât ve Tekaddes’in huzurunun şu’ûn ve i’tibâr perdelerinden doğan bir aksaklık olmaksızın devam etmesidir. Bu makamda en kâmil anlamıyla fenâ gerçekleşir.
9-Vukûf-ı Adedi : Zikirde sayıya riayet etmektir. Mesela istiğfar 100 kere olmalı, 99 yada 101 değil. Şah-ı Nakşibend hazretleri (kuddise sirruh) “Zikirde sayıya dikkat etmek havatırdan, türlü türlü düşüncelerden kalbi toplamaya delalet eder” buyurur.
10-Vukûf-ı Zamani : İçinde bulunulan hale göre davranmak ve geçen zamanın muhasebesini yapmak. Yani tutukluk halinde istiğfar, genişlik halinde de şükretmek. Yani mürid her an kendi halini bilmesi; halinin şükretmeyi mi, yoksa özür dilemeyi mi gerektirdiğini anlaması demektir.
11- Vukûf-ı Kalbî : Zikirde kalbe yönelmek ya da kalbin ALLAH’a (Celle Celalühü) yönelmesi ve O’ndan gafil olmaması, demektir.
Tarikat, ALLAH’u Teâlâ’yı bir bedel ve karşılık gözetmeden zikretme işidir.
Şeyh Şamil , Halid-i Bağdadi’nin (Kuddise Sirruh) halifelerindendi. Ruslarla otuz beş sene harb etti, sonunda yenildi. Vefatından sonra şeyhinin kabrini ziyarete gittiğinde, ona zuhuratta : ”Niçin Hatm-i Hâce’yi bıraktın?” buyrulmuştur. Yani Halid-i Bağdadi’nin (Kuddise Sirruh)”Onun için yenildin” demek istemişti.
Tarikattan maksat; itikatta yakîn elde etmek, ibadette kolaylık olmasını sağlamaktır. Öncelerli namaza durduğunuzda, namaz size ağır geliyordu, sonra zikre devam ede ede, o ağırlık ve zorluk kolaylığa döner, bu defa da:”namaz bitmese” dersiniz.
Tarikat, insana bunu kazandırır ve kalpte ibadete karşı sevgi hasıl eder. Mevla Teâlâ ile insan arasında hiçbir alaka yoktur. Fakat zikre devam ettikçe, kalpte ALLAH’a karşı bir alaka ve ALLAH ile kul arasında münasebet, bir tür ilişki hasıl olur. Alaka ve münasebet, bir tür ilişki hasıl olur. Alaka ve münasebet arttıkça, kalpte sevgide artar. Sevgi kalbi kapladığı vakit, o insan fenâ-fillâh olur.
Kur’ân-ı Kerim’de “Her şey O’nu hamd ile tesbih eder” isra 17/44 buyruluyor. Biz zikretsek ne olur zikretmesek ne olur. Bütün mahlukat O’nu zikrediyor. Kıymetli işi yapan kıymetli olur.
İstersen acılık hisset, devam!
Devam, devam kalmazsın avam!
Tarikata girdiniz mi, düşmanla harbe kalkıştınız demektir.
“Ey iman edenler! ALLAH’ı çokça zikrediniz.” Ahzab 41
Bakın namazı çokça kılmak, orucu çokça tutmak, zekatı çokça vermek emredilmiyor, Zikri çokça yapmak emrediliyor. Niçin? Güneş parladığında her yer aydınlanır. Mevla Teâlâ “Çok zikredin” buyurmakla, ne buyurmuş oluyor? Ne kadar zikrederseniz, kalbinize o kadar girecektir Benim nurum.
“Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, muhakkak tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı” Saffat 143-144 (Yunus Aleyhisselam balığın karnında)
“Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi ALLAH’ı anmaktan alıkoymasın!” Münafikun 9 ,
“Ey mü’minler! Bir düşman topluluğuyla karşılaştığınız zaman sebat edin ve ALLAH’ı çokça anın ki, kurtulabilesiniz.” Enfâl 8/45 ALLAH’u Teâlâ bize düşmanın karşısında zikri bıraktırmıyor, hiç evimizde sobanın yanında bıraktırır mı?
İbrahim Hakkı Erzurumi (Kuddise sirruh) şöyle buyurur;
Kimin kalbinde ALLAH olursa,
ALLAH onun iki cihanda yardımcısıdır.
Kimin kalbinde ALLAH’tan başkası olursa,
ALLAH onun iki cihanda da hasmıdır
Dünyada zikrullah menfaat verir, en büyük vasıtadır, en büyük silahtır zikir. Şeytanın üzerine atom bombası atılarak zarar verilemez, tankla üzerine yürünerek ezilemez. Ancak zikirle yenilir o.
Kalp hiçbir şeyle rahata ermez, ancak zikir ile rahat ve huzura erer. Zikri kaybettik mi ne oluruz? Kalbimizin ıstıraptan, kederden, hüzünden kurtulmasını ancak zikir sağlar. Bu başka şeyle olmaz. “Agâh olunuz Kalpler, kalpleriniz ancak ALLAH’ın zikri ile mutmain olur(huzura erer). ” Râd 28
“Beni anın ki, ben de sizi anayım.” Bakara 152 ; Mevla Teâlâ’nın büyüklüğünü düşünün(Zatını düşünme şekil verme haramdır, küfre girmeye sebep olur), birde bizim durumumuzu. O’nun zikri O’na göredir, büyüktür. Bizim zikrimizde bizim gibi küçük, değersizdir. İşte o küçük zikrimizle, O’nun büyük zikrini kazanmış(ALLAH’ın lütfu keremiyle) oluyoruz. Bu kadar büyük zikri, senin o küçücük zikrin kazanacak ve sen ey insan, buna tenezzül etmeyeceksin. İnsanoğlu çok büyük gaflettedir.
Bir rivayette şöyle gelir “kim ALLAH için olursa, ALLAH’ta onun için olur.”
Sen ufacık canını ona verdin mi? O büyük zatını sana veriyor. Vallahi, Billahi bu ancak O’nun rahmetinden oluyor.
“Biz, o insana şah damarından daha yakınız.” Kaf 16 ; Mevla, şah damarımızdan daha yakın bize; böyle yakın olan ALLAH’ın yanında abdestsiz durulur mu? Her vakit gözümüzü, kulağımızı,lisanımızı, elimizi ayağımızı, kalbimizi görüyor. Onun için Mevla Teâlâ ile beraber olalım. Bir beyitte şöyle buyrulur;
Yâr her dem sana nazar eyler,
Seni gafil görür güzar eder.
Şeriatta lisan ile yalan söylemek yasaktır, tarikatta ise kalp ile dahi yalan söylenmemelidir.
Ders talimi alınacak Mürşid (dolayısıyla müridleri) Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyeye son derece ittiba etmelidir. Mürşid’in Kâmil(olgun) ve mükemmil(olgunlaştırıcı) vasfı olmalıdır(Mürşid’in mükemmil/olgunlaştırıcı vasfının olmasının alametlerinden biri cemaatininde sünneti seniyyeyi titizlikle yaşamasıdır). Sünneti seniyyeye en ufak bir muhalefet söz konusuysa hemen uzaklaşmalıdır. İmam-ı Rabbani (Kuddise Sirruh) “Bütün makamları gezdim, bir sünneti ihyâ etmekten büyüğünü görmedim” buyuruyor.
"Benim sünnetimi yaşatan beni yaşatmıştır, beni yaşatan beni sevmiştir, beni seven Cennet'te bana komşu olacaktır." Hadis-i Şerif
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
ES SELAM
"Bir selam bekler gönüller"
“selamı veren eman verir; selamı alan selamette olur”
“garibe bir selam, bir altın yerine geçer”
Barıştır selamın bir anlamı ve bir anlamı huzur.
Selim ile Salim, Selami ile Selamet, Süleyman ile Müslim, Müslüman ile İslâm...
Hep aynı kökten hep aynı çiçekten. Ilgıt ılgıt rüzgar, ışık ışık tebessüm.
Hiçbir şey iken biz, Elest Bezmi’nde bize can bağışlayana can verme sözüdür selam.
Gök kapılarını açan kutlu zamanlar güzeli... Temiz yüreklerin ve gülen yüzlerin artırır aydınlığını.
Doldurur beyaz heybemizi ve boşaltır kara defterimizi. Rahmetinden alır kuvvetini diller ve o söz ile silinir bütün suçlar.
Selam bir gülümseyiş, selam bir bakış, selam bir merhabadır;
selam tam vaktinde bir gönül alma, ta yürekten bir teşekkürdür.
Selam bir umman; sevgi saklar derinliklerinde.
Selam içten bir tebessüm, kalbî bir yakınlıktır. Selam ve aleyk, birbirini bütünleyen ikizler...
Selam geldi ve bütün yaslı çehrelerdeki kederlerin yerini en içten tebessümler aldı.
Onun sıcaklığıyla karanlık gönüllerimiz aydınlandı. Göz gözü görmez olduğunda ve ters düştüğünde birbirine bütün yollar ve dahası gönüller kapattığında birbirine çelikten kapılarını,
açtırmaz mı bahar çiçeklerini bir selam?
Adı sinelerimizden kazınmak ve namı yeni nesillere unutturulmak istendi. Ve şair:
Bir devrde geldik ki azîzân unutulmuş
Tutmuş yerini hurd u büzürgân unutulmuş. demek zorunda bırakıldı..
Hasretlerimiz düğüm düğüm selamlarda gizlenir ve seher yelleriyle gönderilir yar olan uzak diyarlara.
Selamların en güzeli ile başlar ve selam ile sona erer bütün mektuplar.
Heyhat!.. Ne selamlar ile rahmet dilediğimiz dualarımız, ne de satırlarında sevgi çiçekleri açan mektuplarımız kaldı.
Oysa o, kıyamda bir ayet; kaidede bir tahiyyattı. Küçük büyüğe, yürüyen oturana, süvari piyadeye, az çoğa...
Ama ne zaman ki ilâhi huzura selama durmayı unuttuk ve sağ cenahımızdaki meleği işsiz bıraktık, işte o zaman unuttuk selamı.
Belki içimizdeki yabanlıklardır veya yabancılıklardır bize selamı unutturan. Sahi, kalbimizin bütün paslı kapılarını ardına kadar açıp da, o vefalı dosta en son ne zaman bir salât u selam yolladık?
Oysa O, “sizden biriniz bir meclise girdiğinde evvela selam versin” ve “aranızda selamı yayınız” buyurmuştu.
Ve kutlu bir selam ile gelmişti dünyaya.
Oysa duymadı mühürlü kalpler teri gül kokanın selamını.
Oysa O, bir gün arkadaşlarının arasında, uzaklara bakıp, “kardeşlerime selam olsun!” demişti.
Yazık ki biz o kelimeyi onun söylediği yalınlıkta, onun söylediği sıcaklıkta ve tazelikte söyleyemedik.
Kurtuluşun, saadetin, barışın, sevginin, merhametin ve adaletin o bir kelimede saklı bulunduğunu dosdoğru anlayamadık ve anlatamadık.
Hatta “rüşvet değildir deyu” almadık.
Ne olur bugün Yunusleyin bir selam verelim onbir ay unutup bir ay hatırlayabildiklerimize.
Düşkünlere, yetimlere dullara, çocuklara, sevgililere, kimsesizlere...
Kalmasın selamın gönlünü okşamadığı bir yaralı yürek. Bir gülümseyişimizle ısıtalım ısıtamadıklarımızı.
Biz dünyadan gider olduk,
kalanlara selam olsun.
Bizim için hayır dua,
kılanlara selam olsun.
Ecel büke belimizi,
söyletmeye dilimizi
Hasta iken halimizi,
soranlara selam olsun...
İhramcızade İsmail Hakkı TOPRAK KS.
- " İsmail Hakkı Efendi'yi çok severiz. Ama o önüne gelen herkese tasavvuf dersi veriyor. Hatta bunlar arasında sarhoş olanlar da var. Biz bunu kabul edemiyoruz." Bir iki gün sonra bu talebe Sivas'a gelir ve bir sohbette otururken daha bir şey söylemeden, İhramcızâde Hazretleri ona şöyle der : - "Hocanız müderris efendiyi çok severiz, büyük âlimdir. Selamımızı söyle ve de ki : Hoca Efendi doğru söylüyor ama, bak yavrum bizim her gelene ders vermemizin sebebi şudur: Dinî tedrisat kaldırıldı bu zamanlar zor zamanlar, ders verdiğimiz sarhoş hiç değilse içkiyi bırakıp namaza başlıyor. Tarikatı tam yapamasa bile şeriatı öğreniyor, bu da kâr değil mi? Bir tarla karpuz ekersiniz birinci kaliteyi müşteriye satarsınız, ikinci kaliteyi evinizde çoluk çocuk yersiniz, tam yetişmeyeni de hayvanlarınıza verirsiniz, zararınız var mı? Bu manidar cevabı duyan müderris bir daha tenkit edememiş hatta büyük bir muhabbetle onu sevmiştir. __________________ Neyi seversen onunla kalırsın, Ne ile meşgul isen, o olursun !
Rebi'u'l-evvel on dokuzuncu
Siz sevgili doslardan gelen bilgi ve belgeler |
KUTBU ZAMANIN ANISINA *** Bikes yazmış
1949 yılında rahmeti rahmana kavuşan büyük islam alimi Fatsalı
TARAKÇI HAMİD HOCA'nın yine Hacı Hamit Efendi namında bir arkadaşı vardır. Devamlı SİVAS'a efendilerini ziyarete gider gelirlerdi. Hacı Hamit Efendi bir gün Ordu'nun Fatsa kazasında metfun bulunan Tarakçı Hamid Hoca'nın kabrini ziyaret ederek
"Hocam, hep seninle efendi hazretlerini ziyarete giderdik , dünya fani, yalnız kaldım fakat şimdi Sivas'a efendi hazretlerini ziyarete gideceğim ve selamını
ona ileteceğim" diyerek Sivas'a gitmiş ve dergahın ortalarında bir yere oturmuştur.
O sırada sohbet eden İhramcızade Hazretleri
"Bugün peygamberlerin, şehitlerin , sıddıkların, salihlerin ruhaniyyetleri burada,
bugün Tarakçı Hamid Hoca'nın ruhaniyyeti de burada demiş ve hemen ardından:
- Nerdesin Hacı Hamit? deyince, Hacı Hamit Efendi ayağa kalkmış ve:
- Efendim cennetin ortasındayım, demiş ve mübarek de :
- Ve Aleyküm selam otur , diye karşılık vermişler.
Gerçekten bu meclisler cennete değil de nedir?
Zahiren hiçbir şey sorulmadığı halde mübarek açık bir keramet göstermiştir.
Allah şefaatinden ayırmasın
Gavas***Bikes Yazmış
Dünyada şeyhler çoktur ama mürşid-i kamiller azdır. Zamanın gavsı İhramcızade
hazretleri 44 sene boyunca irşad vazifesini en iyi biçimde yürütmüş kendisinden
sonra güzide bir cemaat bırakmıştır. Cenab-ı Hak azze ve celle şefaatlerinden
ayırmasın. Başlığım gavs; çünkü bir menkabesini acizane anlatamadan geçemeyeceğim. Eksiğim var ama fazlam yoktur.
Bir gece mübareği ak sakallı biri çağırarak "seni meydan camiinden bekliyorlar." deyince "üstümü giyinip geliyorum" demiş ama kapıya tekrar geldiği zaman
o zatın orada olmadığını görmüş, hasılı meydan camiine varmış.Burdan sonrasını kendisinden dinleyelim
"beni çağıran zat kapıda nöbet tutuyordu o gece karanlığında camiinin içi
bembeyaz bir nur gibi parlıyordu.Bana "içerde seni bekliyorlar" dedi, içeri girdim, bütün meşayih-i izam peygamberimiz (S.A.V) dahil olmak üzere oradaydı. "
Bana şunu sordular:
- Senin için kutup mutup diyorlar, ne diyorsun?
- Efendim ben kendimi yoklukta buldum, deyince :
- Tamam şimdi gidebilirsin imtihanı kazandın, demişler
Sonrasında bu olayı anlatırken "ya bana dervişlikten sorsalar ne yapardım?" cevabını vermiş ve olayı divanına byt olarak aktarmıştır.
Şu anda ruhaniyyette kalmayıp yolunu devam ettirenlere allah yardım eylesin
AMİN...
Yazan: Message69
Bir gün efendi hazretleri ve kalabalık cemaettle vekalede otururken dışarıdan bir asker çağırttı. Bu yabancı asker sohbete girdikten sonra İhramcı Hazretleri ona konuş diye buyurdu. O ise kalabalık cemaate şöyle seslendi;
Allah önce peygamber efendimizin ruhaniyetini yarattı.
Sonra Peygamberlerin ruhunu yarattı
Sonra Dört büyük halifenin ruhunu yarattı.
Sonra Hasan ve Hüseyin efendimizin ruhunu yarattı.
Sonra da Son Mürşidin gavsın ruhunu yarattı.
Adı Mustafa soyadını da biliyorum demem.. dedikten sonra çıktı gitti..
Tüm cemaaat bu konuşmaya şahit olmuş fakat kimdir necidir sormamıştır..
EYYY İN-SAN YARATILIŞINA BAK YOK OL
********İN-SAN********
-1-
Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dediği vakit onlar: ‘A! Oradaki nizamı bozacak ve yeryüzünü kana bulayacak bir mahluk mu yaratacaksın? Oysa biz sana devamlı hamd, ibadet yapıp, seni tenzih etmekteyiz.’ dediler. Allah: ‘Ben sizin bilmediğiniz çok şeyi bilirim’ buyurdu.
Ve Adem’e bütün isimleri öğretti. Müteakiben önce onları meleklere göstererek: ‘İddianızda tutarlı iseniz haydi Bana şunları isimleriyle bildirin bakalım!’ dedi. Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin’ dediler.
Allah: ‘Adem! Eşyanın isimlerini onlara sen bildir’ dedi. O da isimleriyle onları bildirince Allah buyurdu: ‘Ben size demedim mi ki göklerin ve yerin sırlarını Ben bilirim.’ Ve Ben sizin gizli açık yapmakta olduğunuz her şeyi de bilirim.(Bakara 30,31,32,33)
Ayetlerde açıkça ifade edildiği gibi insan yaratıldığında bütün eşyaların isimlerini öğrenmiş olarak dünyaya gelmektedir. Yani insan bir hard disk gibi bilgi yüklü olarak inşa edilmekte, her canlının doğar doğmaz görevini bildiği gibi insan da davranışlarını ve nasıl bir yol izleyeceğini bilerek dünyaya gelmektedir. Hatta daha ileri giderek bütün bilimleri bilerek de dünyaya geliyor diyebiliriz.
Fihi Mafih’de de bildirildiği gibi, insan çok büyük bir varlıktır. İçinde her şey yazılıdır. Fakat insanın yaratılışı gereği, bir hayvani yönü bir de insani yönü vardır. Görünürde peşin zevklere amade olan hayvani yönümüz, bize insani yönümüzü unutturur. Çünkü hayvani davranışların meyvesi peşindir. Peşin ücret de insana cazip gelmektedir. Çok yüce olan insan, bu zevklere aldanarak bir kalıba sığdırılmış olur. Oysa ki insan düşünce demektir, İlim demektir, hikmetin kendisidir. Gerisi et ve kemikten ibarettir.
Bir kayısı çekirdeğini düşünün. Toprağa attığınız çekirdekte hiçbir şey kalmadığı zaman ancak yeşerip dünyaya dal vermektedir. Kendinizi düşünün, uykuya tam olarak dalmadığınızda rüya görebilir mi siniz?. Cevabınız hayır olacaktır. Ala uykulu gördüğünüz rüyalarda çoğunlukla gördüğünüz şeyin rüya olduğunu bilir ve rüyadan haz alamazsınız. Bu size eziyette verir ve biran önce uyanmak için gerekeni yaparsınız. Bir konuya tam olarak adapte olmadan o konuyu anlamanız da imkansız gözükmekte. Öyleyse bir işin olma olasılığını artırmak veya olmasını sağlayabilmek için, o konuya tam adaptasyon zorunlu gözükmekte. İnsanın büyük bir ilimle donatıldığını varsaydığımıza göre aklınıza hemen benim bu ilimden neden haberim yok diye bir soru gelebilir. Aslında bu sorunun cevabı yukarıdaki satırlarda gizli veya açıktır. Bizim: adaptasyon, işe kendini verme, konsantre dediğimiz şeylerin hepsi çevreyle ilgini kesme anlamına gelmektedir. Çekirdeğin içerisindeki kayısı varlığının, dünyaya gelebilmesi ve orada yaşayabilmesi için, çekirdekle ilişkisini kesmesi gerekmektedir. Çekirdekten herhangi bir nedenden dolayı ayrılamayan kayısı, asla dünya atmosferine gözlerini açamaz. Bizler de o çekirdeğin kayısı ağacı olup olmadığını, hacmini, meyvesini asla anlayamaz ve kavrayamayız. Daha önce bir benzerini görmediğimiz için de onun sadece çekirdekten ibaret olduğunu, çok küçük hacimde, eğer tatlı çekirdekse sadece kuru yemiş kaplarını dolduran bir habbe olarak algılarız. Oysa kayısı ne habbe ne de küçücük bir çekirdektir. Onun özelliğini dünya yüzeyine çıkıp da, dal verme , meyve verme, yakacak olma, eski evlere direk olma , yeşil yapraklarıyla besin oluşturma ve canlılara oksijen sağlama gibi özelliklerinin hiçbirini tanımamış oluruz. İşte insan da kendisini sadece çekirdek olarak bilmektedir. Kendi özelliklerinin hiçbirinin farkında değildir. Burada yok olup da, diğer tarafta canlanmayı da hiç denememektedir. Eğer diğer tarafta canlanabilme imkanını kendinde bulursa, bu bilimlerin kendisinde olduğunu, bütün meslekler ve bütün bilimlerin kafasının içinde bulunduğunu da farkedecektir. Bir çekirdek olma cihetiyle dahi yine de bilimlerden koku alabilmekte ve bunu ilerletebilmektedir. Ne gariptir ki kendisinde olanı tanımayarak, başkasından, gecesini gündüzüne katıp çalışarak onu satın almaktadır. Şimdiki Müslümanlar gibi.
Eşyanın hakikati, Allah’ın(cc) isimlerinin bir sonucudur. Kainattaki bütün maddeler Allah’ın(cc) isimlerinden yaratılmadır. Ayetteki hitaba göre de insan, bütün isimleri bilmektedir. İsimleri biliyorsa eşyanın yaratılmasını da biliyor demektir. Biliyor ama bildiğini bilmiyor. Bu gariplik ise onu çıkmaza itiyor. Zaten bildiği şeyleri öğrenmek için de, gece gündüz durmadan çalışıyor. Bilim, olmayan bir şeyi ortaya koymak değildir. Olan şeyleri arayıp bulmak ve onlar arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Hiçbir tarihçi olmayan savaştan bir sonuç çıkarmamış, hiçbir coğrafya bilimcisi ise olmayan bir dağın yükseltisini vermemiştir. Bir fizikçi gözlem yapmadığı bir olay hakkında matematiksel denklemler üretmemiştir. Yani insanın işi, olanı bulmaktır. Eğer bulduklarımız, zaten bildiklerimiz ve farkına varmadıklarımız ise, bunlar zaten var iseler, ayetteki isimlerin, insana öğretilmesi yönü çok ilginç bir noktaya getiriyor insanı. Nasıl mı?
• Yıldız gibi tertemiz ruhlar, gökyüzündeki yıldızlara feyiz verir. Yardım eder.
• Görünüşte o yıldızlar, bizim varlığımıza, sağlığımıza sebeptir ama hakikatte bizim batınımız, bizim iç yüzümüz, gökyüzünün durmasına, varlığına sebeptir.(Mesnevi cilt-4 syf:43)
Aslında bu sözün üzerine bizim bir şeyler yazmamız çok anlamsız olacak ama, bu sözü biraz indirgeyelim. Burada insanın cüzi yaratma gücüne değinilmektedir. İnsan kendi yaşadığı evrenini kendisi kurmakta ve işletmektedir. Bütün yıldızların yaratılmasına yardım edilmesi, bu yaratma işinin tamamının kendisinde olmadığını bize düşündürse de, kainattaki nizamın işlemesindeki insanın yön verme gücünün azımsanamayacağı da bir gerçektir. İnsanın batını, akıl ve ruhudur. Ruh değişmez ve Küll’e bağlıdır. Akıl ise aslında iradenin gücüdür. İnsan iradesinin kuvvetliliği aklın ve düşünmenin isabetliliğini ve doğruluğunu ortaya koyar.. Çünkü iç yüzümüzün, gökyüzünün durmasına sebep vermesi bir irade işidir. Bu duruş iradesiz ve ilimsiz olmaz. Öyleyse ilimle bu gökyüzü ayakta duruyor. Bunun yanında gökyüzünü ayakta tutacak bir iradenin de olması gerekiyor. Bu irade akıldan yıldızları çalıştıracak evren bilgisini hazırlamasını istiyor ve akılda düşünce yoluyla evren bilgisini hazırlıyor. Öyleyse insan kainat bilgisinde kendini öğrenmekten başka bir şey yapmıyor. Tabii olarak, bizi burada ilme zorlayan da irademizin kendisidir. Bize evren bilgisini verende yine kendimizdir. Tamamı olmasa da evren bilgisi aslında biziz. Hiç insan, cüziliği ile Allah’a(cc) bir şey öğretebilir mi? Haşa! Öyleyse sebebi insan olan bir olay da, insana bir şey öğretemez. Aslında insanın, fizik, kimya ya da diğer bilim dallarından öğrendiği bir şey yoktur. Bütün bu bilimler zaten kendisinde mevcuttur. Daha ilginç olanı ise, bilimlerin doğmasının sebebi, insanın kendisi oluşudur. Nasıl mı? İnsanın yaşaması için gereken ihtiyaçlar ne ise, insan iradesi bu oluşumun ilmini üretmektedir. Bu da demek oluyor ki, insan bilimlerden kendisini öğrenmektedir. Ama nasıl oluyor da evrenden bir şeyler öğreniyoruz?. Evren bilgisinin de, aslında insandan elde edilen bilgi olduğunun farkına varmışızdır. İnsan iradesinin bu bilgileri bize sunduğunun da farkındayızdır artık. Hani Yunus şöyle söylememiş mi;
İLİM, İLİM BİLMEKTİR
İLİM KENDİN BİLMEKTİR
SEN KENDİN BİLMEZ İSEN
BU NİCE OKUMAKTIR.
İNSAN DEDİĞİN 2
Tabi bu olayın başka bir yönü de vardır. Müsbet bilimlerden gidildiğinde, bunların incelenmesi ve ortaya konulması oldukça zahmetli ve zaman alıcı bir iştir. Bu bilgilere ulaşmak için kaç insan ömrü gerekir o da ortadadır. Oysa tasavvuf ile bu bilgilere ulaşılması fazla zaman almayan, fakat nasipli bir iştir. Nasibin yanında da dehşetli bir iştir. Bu bilgilerin ışığında tasavvuf bilgisinin de yaratılış bilgisi olduğunu kavrıyor ve müsbet bilimlerle tasavvuf bilgisinin aynı hedefe giden değişik doğrultudaki vektörler olduğunu müşahade ediyoruz.. Aynı zamanda temiz ruhların ve sağlam iradeli düşüncelerin bu hakikatleri ortaya çıkardığını düşünecek olursak, güzel ahlakın önemini de anlamış oluruz. Peygamber efendimizin ‘ben güzel ahlakı tamamlamak üzere geldim’ demesinin de hikmeti bu olsa gerektir. Siz ne kadar kötü düşünceli ve iradesiz iseniz kainattaki size ait kurallarında bozulduğuna ve bozulacağına dikkat etmeniz gerekmektedir. Evrenin fen bilgisi yasalarının bozulması sonucunda, insanın kendi kıyametini hazırladığını da buradan görmüş oluruz. O zaman güzel ahlak zahirde dünyayı yaşanılır kıldığı gibi, batında da sizi yaşatan kuralların sağlamlığını ortaya koyan tek olamasa da önemli bir olgudur. Bazılarımızın hurafe diye bakabileceği toplumda oldukça ilginç ama kaynağı belli olmayan sözler vardır.
ZİKİR VE SEYRU SÜLUK-1
1.Zikir: Bütün tarikatların temel unsuru olan zikir, kelime olarak anmak, zikretmek, hatırlamak demektir.Istılah olarak Allah'ın isimlerini, belli duâları, çeşitli zamanlarda belli miktarda sesli veya sessiz söylemek, tekrar etmektir.
Zikirde esas unsur, diğer varlıkları unutarak, hatta yok sayarak Allah'ı anmaktır. En efdal ve üstün zikrin "Lâ ilâhe illallah" olduğunu Peygamberimiz söylemişti.Sûfîler de bu hadisten hareketle bu cümleyi zikrin temeli olarak almışlar ve bunun üzerinde ısrarla durmuşlardır.
Tarikatlarda şeyh, dervişlere ferdî olarak yapmaları gereken zikir ve diğer ibadetleri talim ve tarif ettiği gibi toplu olarak yapılan zikir meclislerini de idare eder:
Ferdî Zikir: Müridin kendi başına yaptığı zikirdir. Mürid, zikri talim ederken şeyhin tarifinin dışına çıkmaz. Şeyh, müridin anlattıklarından, hissettiklerinden ve gördüğü rüyalardan hareketle değişik zikirler telkin eder.
Lisanî zikir: Dil ile yapılan, sesli veya sessiz zikirdir. Zikrin sesli olması nefse işittirmeye ve onu zabturapt altında tutmaya vesiledir.
Kalbî zikir: Bir takım kelimeleri tekrarlamaktan öte bir nevi derin tefekkürdür. Dil ile kalp zikrinin beraber olması daha üstündür.
Toplu Zikir: İlk asırlarda pek yoksa bile, özellikle tarikatların kurulup bünyeleşmelerinden sonra tekkelerde toplu zikir meclisleri icra edilmeye başlanmış, zamanla belli adâb ve erkânı olan tarikat zikirleri meydana çıkmıştır.
Sema: İlk asırlarda dinî mûsıkî anlamına gelen sema Mevlevî tarikatının zikrine verilen isimdir. Ayakta ve dönerek icra edilir.
Hatm-ı Hâce: Nakşibendiye tarikatının şeyhin huzurunda müridlerin oturarak icra ettikleri zikirdir. Sessiz olarak (hafî) yapılır. Herkes okuyacağı duâ, âyet ve salâvatı şeyhin işâretleriyle okur. Cemaat arasında İnşirah sûresini ezbere bilenler 10'dan fazla ise büyük hatme, değilse küçük hatme yapılır.
Darb-ı Esma: Halvetîler, toplu zikirlerine bu adı vermişlerdir. Halka halinde oturup hafif sallanarak yapılır. Vücudun hafif hareket etmesi masivadan sıyrılmak için bir vesile olarak kabul edilir.
Zikr-i Kıyam: Ayakta ve sesli olarak yapılan bu zikir Rıfâî ve Sadîler'in zikirlerine verilen isimdir.
Deverân: Kadirî zikri. Ayakta, oturarak, dönerek yapılır.
2.Seyru sülûk ve nefsin terbiyesi: Seyr u sülûk kelimelerinin lügat mânâsı gitmek, yürümek, girmek demektir. Tasavvufî bir ıstılah olarak, müridin dervişliğe başlayışından vuslatını, tasavvufî yolculuğunu tamamladığı noktaya kadar yaptığı manevî ve kalbî sefer ve yolculuğun adıdır.
Allah'a doğru mânen seyr eden dervişin yolculuğu ile ilgili tasnif şöyledir:
1.Seyr illallah: Allah'a seyr, nefisten hareket edip kalp makamının sonuna yani "ufuk-ı mübîn"e ulaşmak Vahdeti örten kesret perdesini sıyırıp indirmek.
2.Seyr fillah: Allah'da seyr. Hakk'ın sıfatları ile vasıflanmaya çalışmak.
3.Seyr maallah: Allah ile seyr. Zâhir-bâtın ikiliğinden kurtularak velîliğin sonuna ulaşma.
4.Seyr anillah: Allah'dan seyr. İrşad için tekrar halka dönmek.
İlk iki seyr ile velilik makamına, son ikisi ile mürşidlik makamı ve yetkisine kavuşulur.
Şeyh, müridi iki metodla terbiye eder:
Nefis yolu ile (tarik-ı nefsanî)
Ruh yolu ile (tarik-ı ruhanî)
Bu konuda teferruatına girmeden sûfîlerin Kûr'ân-ı Kerîm'e dayanarak nefsin yedi mertebesini kabul ettiklerini söyleyelim. Basitten mükemmele doğru yükselen bu kademeleşme, etvâr-ı seb'a (yedi tavır) şöyledir:
1.Nefs-i emmâre: Kötüyü, günahı emreden nefis.
2.Nefs-i levvame: Kendini kınayan, kötüleyen nefis.
3.Nefs-i mülhime: İlham ve keşfe mazhar olan nefis.
4.Nefs-i mutmainne: Huzura kavuşmuş tatmin olmuş nefis.
5.Nefs-i razıye: Razı olan, şikâyetçi olmayan nefis.
6.Nefs-i mardıyye: Allah'ın kendisinden razı olduğu nefis.
7.Nefs-i kâmile: Tam, kâmil, temiz nefis.
Suhreverdiye geleneğinde nefsin yedi derecesiyle zikir ve renkler arasında şöyle bir münasebet kurulmuştur:
1.Nefs-i emmârenin zikri: Lâ ilâhe illallah (100.000 defa). Bu nurun rengi mavidir.
2.Nefs-i levvamenin zikri: Allah (100.000 defa). Bu nurun rengi sarıdır.
3.Nefs-i mülhimenin zikri: Hû (90.000 defa). Bu nurun rengi kırmızıdır.
4.Nefs-i mutmainnenin zikri: el Hayy (70.000 defa). Bu nurun rengi beyazdır.
5.Nefs-i râdıyyenin zikri: el-Kayyûm (90.000 defa). Bu nurun rengi yeşildir.
6.Nefs-i merdıyyenin zikri: er-Rahman (175.000 defa). Bu nurun rengi siyahtır.
7.Nefs-i kâmilenin zikri: er-Rahîm (100.000 defa). Bu nurun rengi yoktur, bütün renkleri yansıtır.
ZİKİR VE SEYRU SÜLUK
..:: 2 ::..
Hoca Alâaddin -kuddise sirruh- buyurur:
-Kendimi bildim bileli, bir serçe kuşunun başını suya sokup çıkaracağı zaman içinde bile bana uykuda veya uyanıklıkda gaflet yol bulamamışdır.
-Gönlünü Allah'a vermiş olanın zikre ihtiyacı yokdur. Zira zikirden gâye bu nisbetin meydana gelmesi ve gizli muhabbetin ortaya çıkmasıdır.
-Öyle zikret ki, seni kaplayan istiğrak içinde ruhuna ne cennet arzusu uğrasın, ne de cehennem korkusu düşsün!... Uyku ile uyanıklık, nazarında ayırt edilemez olsun. Ve şeytan kalb kapısını kendisine kapatılmış bulsun!
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurur:
-Rabbı olan Allah teâlâ hazretlerini zikreden kimse ile, zikretmeyen kimsenin misâli hay ile meyyit (ölü ile diri) misalidir.
Hadis-i şerîfde zikir ehlinin mânen diri, zikirden nasibi olmıyanın da mânen ölü mesâbesinde olduğuna işâret ediliyor. Aradaki mühim farkı tebarüz ettiriyorlar.
Zikir nimeti Hâk teâlâ hazretlerinin sevdiği kulları üzerine bahşetmiş olduğu en büyük nimetidir, bunun fevkınde bir lutuf, ikram tasavvur edilemez.
Zikir mühim bir aşk ve imân ölçüsüdür. Seven sevdiğini çok zikreder, ara vermeden gece gündüz, her saatte her anda zikreder anmadan yapamaz. Mecâzi sevgilerde bile böyledir.
Bizler de bir kul olarak, bize her şeyi karşılıksız bağışlayan, nimetlerini tâdât edemeyeceğimiz, mün'im-i hakikimiz Allah teâlâ ve tekaddes hazretlerini can ü gönülden her an anmamamıza imkân olabilir mi? Bizim bu anmamız da gene O'nun keremi ve inâyetiyledir.
İnsan daima Allah teâlâyı anmakla vazifelidir, mükellefdir. Dilini, bilhassa kalbini Rabbını anmakla değerlendirmelidir.
Cenâb-ı Hak insanı mükerrem kıldı. Ne bakımdan? Koyun gibi yemesi, içmesi, uyuması yönünden mi? Hayır ruhâniyeti itibariyle yüce eyledi, kendine halife kıldı.
Akl-ı selim sahibi olan, Allah teâlânın bu büyük iltifatına karşı daimi olarak hamd edecek, şükredecekdir ve büyük bir edeb ve tazimle kulluk vazifesini ifâya himmet edecek ve bir an zikrullahdan mahrum kalmamağa sa'y ü gayret edecekdir.
Zikrullaha vâsıl olan her şeye kavuşmuşdur. Zikrullahdan mahrum olan da her şeyi kaybetmişdir.
Zikrullaha nail olan Allah'a kavuşmuşdur. O yüce nimeti tadamayan ancak kışırda kalmışdır.
Kim Cenab-ı Hakkı kalben daimi olarak anabiliyorsa, o îkâna, yani kuvvetli imâna sahib olmuşdur. Rabb-ı teâlâyı büyük aşkla sevmişdir. Zikir hali devam etdikçe, manevi yollar açılmış, perdeler, hicablar kalkmışdır.
Zikrullah kalbin nuru, ruhun huzuru, gönlün cilâsı, aklın ölçüsüdür. Zikre devam edenin kalbi mâmûr, fiil ve ahlâkı güzel, ruhu sevinçli olur.
Zikrullaha devam eden, şen şakrak olur, hiç bir keder onda barınamaz. Zikrullaha devam edenler, dünyacılarla fazla ülfet etmezler, çünkü gafillerle ülfet etmek kalbe kasavet verir.
Kalb mademki nazargâh-ı ilâhidir, onu muhafaza etmek için çok dikkatli ve zeki olmak gerekir. Daima sâlih, maneviyatlı kimselerle ülfet etmek, onların meclislerinde bulunmak lâzımdır.
Büyük tâzimle zikrullaha devam etdikçe letaifler açılır, zikir hâli sıra ile letaiflerde görülür, daha tekâmül ederse bütün sadrı istilâ eder. Daha da gayret sarfedilirse nefse, oradan da bütün cesede intikal eder. Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râdıye, Marzıye halleri görülür.
Mutmainne makamı: Velâyet-i suğradır.
Râdıyye, Mardıyye makamı: Bazı kullarda görülür.
Zamanımızda Zikrullaha devam etmek için tenhalara çekilmeye (Elhamdülillah) ihtiyaç yokdur. Dünya meşgalesi mani değildir, yeterki gönlümüzü Rabbü'l-âlemîn hazretlerine bağlamasını bilelim, nisbetimizi, bağlılığımızı, kavileşdirib havatıra yer vermemeğe gayret edelim.
Allah teala buyurur:
"-Mü'minlerin kalblerine Allah'ın zikriyle Allah korkusundan dolması zamanı gelmedi mi?" (Hadid: 16)
Mahmûd Sâmî -kuddise sirruh:
-Allah'ı devamlı anmak ise kalbi yumuşatarak, hassas hale getirecek tasfiye edecek en birinci şarttır. Çünkü Cenâb-ı Hak: "Siz beni çok çok anın" buyurmuştur.
Zira az yapılan zikir kalbin yumuşamasına kâfi gelmez. Kalb çok zikirle yumuşar. Hiç bir şey buna mâni olmamalıdır. İnsanın mükerrem oluşu zikr-i daimi ile tecelli eder, beden bununla nurlanır, temizlenir. Her uzvun kendi zikri vardır. Bedenin zikriyle huzur kazandığı zaman insanın vücudu artık toprağın içinde çürümekden kurtulur. Cenâb-ı Hak âyet-i kerimelerde dâima çok zikretmeyi emretmişdir. Zira Allah'ı unutan kimse kendi nefsini de unutur. Hem de kendisini de unutturur. Allah unutmakdan münezzehdir.
Kalbi zikirle meşgul etmeli, zikirle uyandırmağa, çalıştırmağa gayret etmelidir. İyi çalışıldığı takdirde zikir bütün letaiflerde dağılır, nefse, sonra cesede. Bunun için de;
1. Akşam yemeklerini az yemek ve erken yatmak
2. Seherlerde kalkmaya azimli olmak.
3. Ders yaparkan gönlü Allah'a bağlamak.
4. Uykuyu, konuşmayı azaltıp, helâle dikkatli olmak.
5. Salihlerle, sâdıklarla berâber olmak.
6. Gündüzleri de daima gönlü Cenâb-ı Hakka bağlamak gerekir.
Allah'ı devamlı anmak, kalbi yumuşatmak ve tasfiye etmek için şarttır. Çünkü Cenâb-ı Hakk azze ve celle hazretleri "Siz beni çok anın, çok çok anın" buyurmaktadır. İnsan ne kadar gönlünü zikre verirse o kadar çabuk terakki eder.

